İki elimle yüzünü kapatıyorum. Utangaçlığının üstüne yüz üstü yatmış ellerimin sırtında biriken bir kir ve avuçlarımı yakan bir ateş bugünün ismi. Düne göre ve yarına inat, bugün hep kir tutmuş ateş sanki.
Çıtalarından kurtulan fotoğrafın yere düşmesiyle aklına geldi yalnızlığın. Başının altında unuttuğun elini hatırladığında, acıya meyilli bir ses çıkardın. Yanında bittiğin duvara aklında kalanları resmetmeye; bu sefer, yuvasını arayan çiviyi bularak başladın.
İlk kez rüya gören birinin tedirginliği vazgeçilmez bir mimik. Gerçeklere dokunurken, olmayanlara ayırdığın gecenin ardındaki vaktin artık çok kıymetli. İçinde ilerleyen bir tutkuya göz yumup bütün yollara taş döşemen seni ağırlaştırmakla kalmadı; kendini tanımamazlıktan gelmen, sana yeni bir yorgunluk yemi sundu.
Perdeyi icat eden mucidin ülkesinden geliyorum. Onu kendi perdesiyle asarak öldürdüm.Bütün sır perdeleri şimdi ardına kadar açık. Bakıldığında, içerinin görülebildiği insanlar biliyorum.
Şiddetin tarihçesine dikilen yeni bir göz... Kaldığı yerden devam niteliğinde, bu sefer çok başka. Kendini ağırdan satan namlu, yerini yadırgayan hedefin gediklisi olmaya meyilli. Bu aldırış etmeyen rutin hayata da el atma sırası elbet bir gün gelecek.
Geçim kaynağı nefesine güvenip ayakta kalmayı bilebilen bir kar düşkününe, güneşin acımasız bir komplusu mu bu; yoksa tanrının kuklalarına yüz verdiği bir hayattan, iplerin gevşediği bir sahne mi?
Nokta yaralarıyla, cılız bir çiviye emanet tahtadan dart, duvarda asılı hala . Tam on ikiye dikilmiş gözlerin şaşılığında, içindeki hiyerarşiye sadık kalır, oku tutan el. Menzilini izleyen güç dengesi kestirmeden biletini keser, fişini çeker ya da zaten duvarız bizler.
Kerestelerine ayrılmış bir ağacı hayata döndürmek için direksiyon koltuğundan gönül müdavimliğine küçük de olsa bir adım. Suya ihtiyacımız var biraz, az da olsa yeni güne.
Dilini yutmuş bir guguk kuşu; vaktin haberciliğine sessizce soyunup, aklınca görünür olduğu her anın keyfine doyuncaya dek koltuğunda pinekleyen seyirciyi hazır lokma saniyelerin şehvetinde yakalamayı bilir belki ama, ilerleyen her anın gürültüsü yerinden oynayan geçmişin izi mizi dinlemeden yeni bir sessizlik diyalektiğine konmayı yeğler.
Avcu kaşınan genç kaşif ayağının tozuyla kendini buluyor. Tetiğin başında kendini kaybeden parmak ise olacakları işaret etmekten yorgun ama bu yeni zaman dilimi kalıcı sürprizlere çoktan muktedir.
Kara kutunun dili çözüldü, ağzındaki baklanın yerini kapkara bir hiç aldı. Kuralları büyüklerin koyduğu, sadece çocukların oynadığı bu oyundan ayağımızı çekmek gibisi yok. Şimdi sallanan sandalyemize sırtımızı dayamış, büyümeyi bekliyoruz; sıra bize gelsin, kuralları biz koyalım diye.
İp çoktan düğüm. Bir sihir arayıp ince ince kurtulmayı beklemek mucize. İzlerin üstünden yol sürmek, hiç bilinmedik yerlerde izi kaybetmek... Kaybolduğunu anladığın an, kaybettiğini de bil.
Ladeste kazanamamak anlık bir tepkiyle çok şey kaybettiğini düşündürür o an insana. Oysa sadece sana verilen şeyi almışsındır. Aslında 'aklımda' deyip kurtulmak varken; aldığın şeyin ne olduğu oyunu unutturur ve asıl kazanan bir anda sen olursun.
Savaşı besteleyen tanrı, insanın içindeki tutkuyu mikrofonun başında unutuyor. Avazı çıktığı kadar suskunluğu yineleyen şarkı artık ısmarlama değil. Bu sessiz düet, karşılıksız ve katıksız bir sonun habercisi.
Büyük boy çöp torbasında saklanan, kolaya kaçıp işine geldiğinde burnunu çıkartır. İyi koku aldığını bilmez; zaman, boş anında zayıf karnına göz diker ve gafil avlanır insan.